Uluslararası siyaset, çoğu zaman ilkelerle değil güç dengeleriyle şekilleniyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de NATO zirvelerinde verilen fotoğraflardır. Dünyanın farklı coğrafyalarında savaşların, işgallerin, insani dramların ve milyonlarca insanın acılarının gölgesi henüz dağılmamışken, aynı masalarda sergilenen samimiyet görüntüleri ister istemez vicdan sahibi insanların zihninde derin sorgulamalara neden oluyor.

İşte tam da bu yüzden aklıma şu hikmetli söz geliyor:

“Kişi sevdiği ile beraberdir.”

Bugün güçlü devletler, dün yaşanan acıları geride bırakmış gibi davranırken, mazlum milletlerin hafızası hâlâ tazedir. Çünkü acıyı yaşayan unutmaz; unutmaya en yakın olan, çoğu zaman acıyı yaşatan taraftır.

Dünyanın güçlü aktörleri kendi aralarındaki ittifakları güçlendirmeye çalışırken, mazlum milletlerin aklındaki soru ise değişmiyor:

“Acaba sıra hangi ülkede? Bir sonraki bedeli hangi millet ödeyecek?”

Ne yazık ki son yıllarda yaşanan gelişmeler, bu kaygıyı bütünüyle yersiz görmeyi zorlaştırıyor.

Türkiye’ye yönelik övgüler her uluslararası toplantıda dile getiriliyor. Türkiye’nin stratejik önemi, güçlü ordusu ve bölgesel etkisi sıkça vurgulanıyor. Eğer söylenenler samimiyse, şu soruların da makul cevapları olmalıdır:

Neden Türkiye’nin çevresinde, özellikle Ege’deki Yunan adalarında ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nde askerî yığınaklar artırılıyor?

Neden Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bazı savunma sistemleri ve askerî platformlar yıllarca siyasi tartışmaların konusu hâline getiriliyor?

Dostluk, sadece kürsülerde söylenen güzel sözlerle değil; güven veren tutumlarla da ölçülür.

Bu milletin hafızası güçlüdür.

Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet tarihine kadar yaşanan gelişmeleri, ülkemizin önünü kesen müdahaleleri ve demokrasiye zarar veren süreçleri hafızasında taşımaktadır.

Kosova’da yaşanan insanlık dramlarını unutmadık.

Ülkemizin kalkınmasını sekteye uğratan darbeleri ve vesayet dönemlerini unutmadık.

28 Şubat sürecini ve onun toplumsal hafızada bıraktığı izleri unutmadık.

Merhum Necmettin Erbakan döneminde yaşanan siyasi gerilimleri unutmadık.

Saddam Hüseyin’in devrilmesiyle başlayan ve bütün bir bölgeyi istikrarsızlaştıran süreci unutmadık.

Muhammed Mursi’nin görevden uzaklaştırılmasının ardından yaşananları unutmadık.

Afganistan’ın onlarca yıl süren savaşlarla nasıl yıprandığını da unutmadık.

Bugün İran üzerinden yürütülen uluslararası politikaları da dikkatle takip ediyoruz. Devletlerin kalıcı dostluklardan çok kalıcı çıkarlar peşinde hareket ettiği gerçeğini tarih defalarca göstermiştir. Bu nedenle Türkiye’nin, dostluk söylemlerini elbette önemsemesi; ancak güvenliğini ve millî menfaatlerini her şeyin üzerinde tutması gerektiğine inanıyorum.

Atalarımızın yüzyıllardır dilden dile aktardığı şu söz, bugün de anlamını koruyor:

“Su uyur, düşman uyumaz.”

Ben buna şu cümleyi eklemek istiyorum:

“Su uyur; fakat insanlık vicdanını kaybedenler asla uyumaz.”

Bu nedenle güçlü olmak kadar uyanık olmak da zorundayız.

Geçmişi unutan toplumlar, aynı acıları yeniden yaşamaya mahkûmdur. Tarih, yalnızca övünülecek bir miras değil; aynı zamanda geleceğe ışık tutan en büyük öğretmendir.

Temennim; içeride kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi daha da güçlendirmek; dışarıda ise millî çıkarlarımızdan taviz vermeden, onurlu ve bağımsız bir duruş sergilemektir.

Çünkü biliyoruz ki bir milleti ayakta tutan sadece ordusunun gücü değildir; hafızası, vicdanı, birlik ruhu ve ortak geleceğe olan inancıdır.