“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözü, Türkiye’nin iç huzurunu, güvenliğini, bağımsızlığını ve dış dünyayla ilişkilerinde barışı esas alan önemli bir anlayışın ifadesidir.
Peki, yıllar boyunca bu ilkeyi ne kadar hayata geçirebildik?
İçeride ideolojik ayrışmaların, siyasi mücadelelerin, kimlik ve inanç farklılıklarının zaman zaman insanları birbirinden uzaklaştırdığı dönemler yaşadık. Kimi zaman insanımızın diliyle, inancıyla, kıyafetiyle veya yaşam tarzıyla ötekileştirildiğine şahit olduk.
On yıllar boyunca analar ağladı, çocuklar babasız kaldı, ocaklara ateş düştü. Terörle mücadeleye harcanan insan ve ekonomik kaynaklar da ülkemizin kalkınma gücünü etkiledi.
Artık aynı acıların yeni nesillere miras bırakılmaması gerekiyor.
Dün kavga ve çatışmayı gören çocuklar bugün yaşlandı. Onların çocukları ve torunları aynı hikâyeyi yaşamak zorunda değil.
Türkiye’nin içeride güçlü olmasının yolu; birbirimizi kimliğimiz, inancımız, düşüncemiz veya yaşam tarzımız üzerinden değil, eşit vatandaşlar olarak görebilmekten geçiyor.
Yurt içinde olmazsa olmazımız sulh ve kardeşliktir.
Yurt dışında ise önceliğimiz barıştır. Ancak ülkemizin topraklarına, bağımsızlığına ve ortak değerlerine yönelik bir tehdit olduğunda, millet olarak ortak akıl, birlik ve beraberlik içinde gereken gücü gösterebilmeliyiz.
Çünkü barış istemek zayıflık değildir. Asıl güç, barışı koruyabilecek kadar güçlü olmaktır.
Dosta güven düşmana korku salmaktır.
Artık bizden sonraki nesillere kavga ve ayrışmayı değil; birlikte yaşamayı, birbirimize amasız, fakatsız saygı göstermeyi ve gerçek anlamda kardeş olmayı miras bırakmanın zamanı geldi.
Söze değil, özde kardeşliğe ihtiyacımız var.
Yurtta sulh, cihanda sulh…
Güçlü Türkiye için önce içeride huzur, sonra dışarıda barış.
Gelecek nesillerimize bırakacağımız en büyük miras da budur.