Geçmişten ders almadan güçlü bir gelecek inşa edemeyiz
Bir devletin gerçek gücü, yalnızca ordusunun büyüklüğüyle değil; zor zamanlarda vatandaşının yanında durabilmesiyle ölçülür. Kurumlar işlediğinde millet kendini güvende hisseder, bağımsızlık güçlenir ve gelecek umudu büyür. Ancak kurumlar zayıfladığında, yönetim mekanizmaları işlemediğinde ve toplum ayrıştırıldığında bunun bedelini yalnızca bugün değil, gelecek nesiller de öder.
Yakın tarihimiz bu gerçeği açıkça gösteriyor. 1990’lı yıllarda Balkanlar’da, Kosova’da, Bosna-Hersek’te ve Çeçenistan’da yaşanan acılar karşısında Türkiye’nin hareket alanı sınırlı kaldı. Aynı dönemde ekonomik sorunlar, dış finansmana duyulan ihtiyaç ve IMF görüşmeleri de ülkemizin ne kadar güçlü ve bağımsız hareket edebildiğini tartışmalı hâle getirdi.
Bütün bunlar bize şunu gösterdi: İyi niyet tek başına yeterli değildir. Güçlü kurumlara, etkili diplomasiye, sağlam bir ekonomiye ve kararlı bir yönetime ihtiyaç vardır.
Devletin içinde düzen yoksa, dışarıda güçlü olmak zordur
Geçmişte devlet kurumlarının işleyişi, güvenlik uygulamaları ve kamu yönetimi konusunda ciddi tartışmalar yaşandı. Batı Çalışma Grubu, JİTEM ve benzeri başlıklar, devlet içinde hukuk, denetim ve hesap verebilirliğin ne kadar önemli olduğunu ortaya koydu.
Güvenlik elbette vazgeçilmezdir; ancak güvenlik adına yapılan her faaliyet hukukla sınırlandırılmalıdır. Denetimin zayıfladığı, yetki ve sorumlulukların belirsizleştiği bir düzende toplumun devlete duyduğu güven de zarar görür.
1990’lı yıllardaki banka yolsuzlukları ve mali sorunlar da kamu kaynaklarının korunmasının ve güçlü bir denetim sisteminin önemini gösterdi.
Zor zamanlarda devletin gücü
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi, devletin afetlere hazırlıklı olmasının ne kadar hayati olduğunu hatırlattı. Depremin ilk saatlerinde yaşanan iletişim ve koordinasyon sorunları, vatandaşın zor zamanda devletten ne beklediğini açıkça gösterdi: Hızlı müdahale, doğru bilgi, güçlü koordinasyon ve güven veren bir yönetim.
Devlet, yalnızca işler yolundayken değil, en zor günlerde de vatandaşının yanında olabildiği ölçüde güçlüdür.
Ayrışma değil, birlik
28 Şubat süreci de inançlar ve yaşam tarzları üzerinden yürütülen siyasi mücadelelerin toplumsal güvene ne kadar zarar verebildiğini gösterdi. İnsanların inançları, kıyafetleri veya yaşam biçimleri nedeniyle baskı görmesi kabul edilemez.
Devletin görevi vatandaşlarını birbirine karşı konumlandırmak değil, herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir düzeni korumaktır.
Kürt-Türk, Sünni-Alevi, laik-antilaik, başı açık-başı örtülü gibi ayrımlar üzerinden insanları karşı karşıya getirmek, ortak geleceğimize hizmet etmez. Farklı düşüncelerimiz olabilir; siyasi partileri ve yöneticileri eleştirebiliriz. Ancak eleştirmek başka, birbirimizi düşman görmek başkadır.
Bir milletin en büyük gücü, herkesin aynı düşünmesi değil; farklı düşünse bile ortak vatanın geleceği için birlikte hareket edebilmesidir.
Son söz
Çocuklarımıza kavga ve ayrışma içinde tükenen bir ülke değil; adaletin, güvenin ve dayanışmanın hâkim olduğu güçlü bir Türkiye bırakmalıyız.
Bunun yolu, kardeşliğimizi korumaktan, kurumlarımızı hukuk ve liyakat temelinde güçlendirmekten ve ortak geleceğimiz için birlikte hareket etmekten geçer.
Birlikte güçlü, adaletle özgürüz.